<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikayeler &#8211; Odin Enes Özlen</title>
	<atom:link href="https://odinozlen.com/category/hikayeler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://odinozlen.com</link>
	<description>Kişisel Blog</description>
	<lastBuildDate>Sat, 24 May 2025 14:42:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">139360851</site>	<item>
		<title>Yas ve Mucize</title>
		<link>https://odinozlen.com/yas-ve-mucize/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/yas-ve-mucize/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 May 2025 14:42:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://odinozlen.com/?p=4611</guid>

					<description><![CDATA[Sabah telefon aramasıyla neye uğradığını şaşırarak uyandı, işten arıyorlardı. Mesainin başlamasına daha bir buçuk saat vardı, muhtemelen saati fark etmeyip aramışlardı, açmamıştı. Kapanır kapanmaz bir daha çalmaya başlayınca acil bir durum olduğu belli oldu. Telefondaki ses çok büyük bir krizi haber veriyordu. Hemen işe başladığından beri en büyük krizle karşı kaşıya kaldığını anladı.&#160; Hayır! Güne&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sabah telefon aramasıyla neye uğradığını şaşırarak uyandı, işten arıyorlardı. Mesainin başlamasına daha bir buçuk saat vardı, muhtemelen saati fark etmeyip aramışlardı, açmamıştı. Kapanır kapanmaz bir daha çalmaya başlayınca acil bir durum olduğu belli oldu. Telefondaki ses çok büyük bir krizi haber veriyordu. Hemen işe başladığından beri en büyük krizle karşı kaşıya kaldığını anladı.&nbsp;</p>



<p>Hayır! Güne böyle başlamak istemiyordu, hatta güne hiç başlamak istemiyordu. Geceki acıyı yaşamaya devam etmek istiyordu. Saatler önce bir yandan çok istediği, bir yandan da hiç istemediği bir gerçekle yüzleşmişti ve vücudu da psikolojisi de hiç beklemediği kadar çok tepki vermişti. Çok ağır gelmişti. Bunca yaşadığına rağmen hala ağır gelen şeylerin olması inanılmazdı. Belki hiç gerçekten başına geleceğini düşünmediği şey gerçek olduğu içindi. Kader yine acı tarafını göstermişti.&nbsp;</p>



<p>Ard arda gelen telefonlar, haberler ve krizin nedenini hala anlamamaları güne başlamasına neden olmuştu. Hızılıca ofisin yolunu tuttu ama daha yolda kalbine giren ağrılarla günün zor geçeceğini anladı. En son tüm kariyerini bırakıp yep yeni bir rota çizdiğinde böyle acılar oluşmuştu. Ama bunun daha başlangıç olduğunu bilmiyordu.</p>



<p>Gün hızlı başlamış, kriz çözülmüş olsa da sonuçları ve analizleri devam ediyordu. Bir yandan önceki gecenin ağırlığı devam ederken bir yandan da işteki stresi azaltmaya çalışıyordu. Ancak vücudu durumun iyiye gitmediğini her fırsatta belli ediyordu. Rutin bir toplantıdayken kalbindeki ağrılar neredeyse orada yığılmasına neden olacaktı ama kimseye açıklama yapmak istemediğinden dayanabildiği kadar dayandı.&nbsp;</p>



<p>Toplantı biter bitmez nabzını ölçmek için bir tansiyon aleti bulabildi ve nabzının sonucunu beklerken tansiyonu çok yüksek çıktı. Bu ne demekti? Tansiyon ne demekti? Sadece yaşlılarda ya da yediğin bir şeyden dolayı olmaz mıydı? Anlamıştı ki öyle değildi ve biraz daha zorlarsa ciddi sorunları olabilirdi. O an tansiyonunu ölçen kadının sonradan dediği gibi bunlar ciddi belirtiler, hele de bu yaşlar için&#8230;</p>



<p>Ne yapıyodu kendine? Buna değer miydi? Psikolojisini zaten yerle bir etmişti. Fiziksel sağlığını da yok etmeye ne gerek vardı? Ne değişecekti? Zamanı geri alamıyordu, hatayı düzeltemiyordu. Artık kabullenmesi lazımdı, bazı kararların sonuçları geri alınamaz olur. Üzülmek neyi değiştirecekti? Bunca zaman üzülmüştü, çabalamıştı, dönüşmüştü de ne olmuştu? Ne kazanmıştı? O hatayı geriye alabilmiş miydi? Hayır! O, tercihini yapmıştı, kader buydu, daha önceden düşündüğü değil. Kader oyununu oynamıştı ve kazanmıştı, bunu kabullenmeliydi artık.&nbsp;</p>



<p>Belki de içten içe, belki de istemeyerek olsa kabulleniyordu bunu çünkü o ilk günden sonra bir daha ne kalbinde bir ağrı ne de başka bir belirti hissetmişti. O hep beklediği mucize belki de hatasını geriye alabilmek değil de sonuçlarını atlatabilmesiydi, o atlatamadığı tek sonucu da atlatıyordu. Eğer bu gerçekleşirse mucize tam da bu olurdu.</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/yas-ve-mucize/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4611</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mucize mi Lanet mi?</title>
		<link>https://odinozlen.com/mucize-mi-lanet-mi/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/mucize-mi-lanet-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Oct 2023 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://odinozlen.com/?p=4499</guid>

					<description><![CDATA[Tek başına başladığı yolculuğun 2. günü biterken Kasaba adlı bu ülkeden ayrılıyordu. İçi çok uzun zamanın ardından rahatlamıştı, hala inanamıyordu; bir yaratıcı vardı ve dualarını kabul etmişti, kurtulmuştu, her şey bitmişti. İçinden şükür nidalarını haykırırken bir sonraki durağındaki tatili düşünmeye başlamıştı bile. Yılların ardından derin bir nefes alacaktı, birkaç gün de olsa tek başına keyifli&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tek başına başladığı yolculuğun 2. günü biterken Kasaba adlı bu ülkeden ayrılıyordu. İçi çok uzun zamanın ardından rahatlamıştı, hala inanamıyordu; bir yaratıcı vardı ve dualarını kabul etmişti, kurtulmuştu, her şey bitmişti. İçinden şükür nidalarını haykırırken bir sonraki durağındaki tatili düşünmeye başlamıştı bile. Yılların ardından derin bir nefes alacaktı, birkaç gün de olsa tek başına keyifli bir deniz tatili olacaktı.</p>



<p>Yüzündeki hafif tebessümle yolculuğuna devam ederken bir benzin istasyonunda durduklarını fark etti. Bir süre kafasını cama yaslamış şekilde beklerken birden burada internet bulabileceği geldi aklına. Kasaba ülkesinden çıktığı için interneti yoktu. Kablosuz ağları taradı ve bir tane bulmuştu. Bağlandıktan sonra aslında bakacak önemli bir şeyi olmadığını fark etti, şu an bulunduğu konumu haber vereceği, merak eden kimsesi yoktu. Direkt yapacak bir şeyi olmayınca refleks olarak X logolu uygulamaya girdi, girer girmez karşısına çıkan ilk paylaşım göz bebeklerinin büyümesine, uykusunun kaçmasına neden oldu. Bu bir şaka olmalıydı herhalde.</p>



<p>Uzun bir yazıydı ve okudukça dehşete düşmeye devam etti. Bu nasıl bir tesadüftü? Şaka olmalıydı herhalde ya da rüya&#8230; gerçek olamazdı&#8230; Görece uzun olan yazı, bir podcast kaydının küçük bir kısmından bahsediyordu. Hemen daha iyi anlamak için podcasti dinlemek istedi ama internet gitmişti. Nasıl olabilirdi bu? Hiç takip etmediği birinin paylaştığı bir şey nasıl baktığı ilk şey olup tüm huzurunu elinden alabilirdi? Nasıl bir olasılıktı bu? Sonradan anlattığı bir arkadaşının dediği gibi o post gerçekten var olmasa hikayelerde bile bu kadar olmaz denilecek türden bir olaydı bu. Postu kaydetmese kimse inanmazdı.</p>



<p>Saatler boyu bu olayı düşündü, belki dinleyen yanlış dinlemiştir umuduyla podcasti dinlemeden önce kendini bırakmamaya çalıştı. Saatler sonra bir sonraki benzin istasyonunda podcasti indirip dinleyince daha da dehşete kapıldı. Her şey doğruydu, fazlası vardı. Podcast iki kişinin sohbetiydi ve normalde konu inovasyon ve imitasyondu. Ancak sonlara doğru konuğa “hayatında yaptığın büyük hata ne” diye soruluyordu. 50’li yaşlarda olan konuk “iş hayatında mı yoksa her şey dahil mi”&nbsp;&nbsp;diye soruyordu ve her şeyin dahil olduğunu duyunca derin bir nefes alıp beklenmeyecek şekilde “Sevdiğim kadını terk etmek” diye yanıtlıyordu. 20’li yaşlarındayken yaşadığı bu olay için hala pişmandı ve bir daha da onun gibi birine denk gelmemişti. Çünkü bu kadar uyumlu biriyle, o doğru kişiyle denk gelmek hayatta bir ya da iki kere başa gelebilecek bir şey olduğunu fark ediyor onca yıldan sonra.</p>



<p>Podcast bittikten sonra büyük bir boşluğa süzüldüğünü hissetti, gözleri doldu neredeyse otobüsün içinde hüngür hüngür ağlayacaktı. Bu bu bir şaka olmalıydı, rüya olmalıydı. Tüm gezisinin, tüm çabasının, tüm dualarının bir hiç olduğunu anlamıştı. Neden bu kadar hızlı olmuştu? Neden huzuru bir gece bile yaşayamamıştı? Neden o postu görmüştü? Neden bu acılardan tam kurtuldum derken tüm ömrü boyunca taşıyacağını öğrenmişti? Neden ona yıllarca mucizeler sunan evren artık sadece acı çektirmek için önüne yeni şeyler seriyordu? Neden, neden, neden&#8230;</p>



<p>Bu olaydan birkaç hafta sonra evinde yine bu podcasti düşünüyordu. Podcastten sonra hayatında çok radikal kararlar aldığı bir dönem olmuştu. Tüm yaşamı büyük bir hayal üzerine kuruluydu ancak bu hayalden keskin ve kesin bir şekilde vazgeçmişti. Bu kararını O kişiye de iletmişti ama cevap bile alamamıştı. Bir hayırlı olsun bile duyamamıştı. Bu olay onda büyük etki yaratmıştı. Hayatımın aşkı, en doğru dediği kişi bir hayırlı olsun bile dememişti. Belki de doğru kişi olmamıştı hiçbir zaman belki de öyle büyük hatalar yapmıştı ki bu cevabı bile hak etmiyordu. Ama artık bunları düşünmemeye karar vermişti. Eğer doğru kişiyse zaten kaybetmişti, bu kaybı geri getirmek için de kimsenin yapmayacağı kadar çok şey yapmıştı, denemişti. Ayrıca fark etmişti ki kaybeden sadece kendi değildi O da hayatta muhtemelen bir daha başına gelmeyecek bir şeyi kaybetmişti&#8230;.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-rich is-provider-twitter wp-block-embed-twitter"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<div class="twitter_widget_wrapper alia_embed_wrapper"><div class="twitter_widget_border"><!--ALIA start embed content--><blockquote class="twitter-tweet" data-width="550" data-dnt="true"><p lang="tr" dir="ltr">“Neden bu podcast bölümü en çok dinlenenler arasında?” Bölümün yarısına geldiğimde hala bu soruya iyi bir cevabım yoktu.<br><br>Ardından son 30 dakikada, başarılı bir girişimci olan konuğa, hayatında yaptığın en büyük hata neydi? diye sordular.<br><br>Cevap; Sevdiğim kadını terk etmek.<br><br>Ve o… <a href="https://t.co/DiUhfpy6S0" rel="nofollow">pic.twitter.com/DiUhfpy6S0</a></p>&mdash; Alper İskender (@iskenderalper) <a href="https://twitter.com/iskenderalper/status/1702378948116570137?ref_src=twsrc%5Etfw" rel="nofollow noopener" target="_blank">September 14, 2023</a></blockquote><script async src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script><!--AliA end embed content--></div></div>
</div></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/mucize-mi-lanet-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4499</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zaman Tüneli: Afrodit&#8217;in Kenti Afrodisias</title>
		<link>https://odinozlen.com/zaman-tuneli-afroditin-kenti-afrodisias/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/zaman-tuneli-afroditin-kenti-afrodisias/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Aug 2019 22:11:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://odinozlen.com/?p=657</guid>

					<description><![CDATA[Bir yıl öncesine kadar umursamadığı tarihi yapılar ne olsuysa birden çokça ilgisini çeker hale gelmişti. Neredeyse her hafta bir yeri geziyor, görüyor ve her seferinde hayran kalıyordu. Bazen hikayelerini öğrenip gidiyor bazen de hiçbir şey öğrenmeden kendi kendine tahminlerde bulunuyordu. Ama eğlenceli olmasına rağmen tahminde bulunma işini azaltmıştı çünkü yakında dönemde okuduğu ünlü yaşlı bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir yıl öncesine kadar umursamadığı tarihi yapılar ne olsuysa birden çokça ilgisini çeker hale gelmişti. Neredeyse her hafta bir yeri geziyor, görüyor ve her seferinde hayran kalıyordu. Bazen hikayelerini öğrenip gidiyor bazen de hiçbir şey öğrenmeden kendi kendine tahminlerde bulunuyordu. Ama eğlenceli olmasına rağmen tahminde bulunma işini azaltmıştı çünkü yakında dönemde okuduğu ünlü yaşlı bir tarihçinin kitabında mutlaka gitmeden gezilecek yer hakkında olabildiğince çok şeyin öğrenilmesi yazıyordu. Bu defa da öyle yapmıştı, Afrodisias hakkında öğrenebildiği kadar çok şey öğrenmişti. Hatta yanından geçmekte olduğu gösterişli kapının gerçekten de gösteriş olması için yapıldığına bir kere daha hayret ederek baktı. Devasa, detaylı ve ihtişamlıydı&#8230;</p>



<p>Kapıyı ardında bıraktıktan sonra şehir stadyumuna yavaş yavaş yaklaşırken nedense içinde bir heyecan oluşmaya başlamıştı. Halbuki büyüklüğü dışında bir farklılığı bulunmayan bu stadyuma bir heyecan duyması pek de olası değildi. Üstelik göreceğini bildiği diğer harika yerlere de daha ulaşmamıştı, gezinin başındaydı daha. Güneş altında yaptığı kısa bir yolculuğun ardından varmıştı 30 bin kişilik devasa gösteri alanına. Burada hem gösteri sanatları hem de bir zamanlar gladyatör mücadeleleri sergilenmişti. Stadyumun kısa kenarının en uç kısmından tüm alana bakıp nelere sahne olduğunu aklında canlandırdı bir bir. Dökülen kanları, yapılan gösterileri, olimpiyatların küçük versiyonunu, disk atanları, güreşenleri biraz öncesinde gördüğü onlarca heykelin yardımıyla bir bir canladırdı. Seyircilerin yerine koydu adeta kendini, bir sıradan izleyeci olarak baktı bir de asil bir prens olarak baktı tüm alana&#8230;</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="http://odinozlen.com/wp-content/uploads/2019/08/IMG_4375.gif" alt="" class="wp-image-669" width="684" height="385"/></figure></div>



<p>Alana bakarken birden daha önce neden fark edemediğini anlamadığı kapıyı gördü. Bu kapı tam karşı kenarda seyirci alanın hemen altında yarım daire gibi bir şeydi ve devamı varmış gibi görünüyordu. Büyük ihtimalle sahneye çıkacak gladyatörler, sporcular, sanatçılar buradan çıkıyordu. Çok uzaktaydı ve güneş de tüm yakılıcığıyla yukarıdan gitme der gibi dikiliyordu ama yine de gidip bakmak geldi içinden. Tüm alanı bulunduğu konumdan, en üstten, gezerek tamamladı. Sırada çoğu eğimini kaybetmiş merdivenlerden aşağıya inmek vardı. Zorlu merdivenlerden indikten sonra toprağın ne kadar çorak olduğunu fark etti. Her yerde de yılanların açtığını düşündüğü delikler vardı. Bundan dolayı her an bir yılanla karşılaşma tedirginliğiyle yavaş yavaş kapıya doğru yaklaştı. İlk başta karanlık gördü sadece sonrasında tam eşikten geçtiğinde bi on metre sonrasında duvar olduğunu görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Tam geri dönecekti ki birden duvardaki figür dikkatini çekti, bir eldi bu. Normalde çok dikkatini çekmezdi böyle sade yavan bir şey ama daha önce görmüştü bunu. Bu, Hz. Muhammed&#8217;in el iziydi ve sina dağındaki bir manastıra dokunulmazlık verdiğinin göstergesiydi. </p>



<p>&#8220;<em>İyi de bunun burda ne işi var, Hz. Muhammed buranın yapımından yüzyıllar sonra doğmuştu. Üstelik neden arkeologlar bunu görmemiş?</em>&#8221; diye düşünmeden edemedi. Emin olmak için gidip daha yakından baktı. Gerçekten de yanlış hatırlamıyorsa birebir aynıydı. Kabartma tüm antik kentin aksine hiç tahrip olmamıştı, pürüzsüz görünüyordu. Gözüyle gördüğünü her ademoğlu gibi eliyle de teyit etmek istedi ve eliyle dokundu ama dokunur dokunmaz kendini bambaşka bir yerde buldu. Nerede olduğunu anlamak için etrafına bakmak istedi ama bakamadı, sadece belli bir açıyı görüyordu, bir mermeri oyan bir çift eli görüyordu. Birden aklında bazı düşünceler belirmeye başladı ama bunlar kendi düşünceleri değildi:  &#8220;<em>İki haftaya bitirmem gerekiyor&#8230; Yarın görecek miyim? Geçen başvuran kişiye de iş vermem gerekecek&#8230;  O&#8217;na adayacağım bir heykel daha mı yapsam?</em>&#8221; Kimin düşünceleriydi bunlar?</p>



<p>İki dakika kadar sonra eller aletleri bırakıp görüş açısı birden değişmeye başlamıştı ki durumu çözmüştü; başka birinin bedeninde, onun yaşadığı her şeyi yaşıyor, tüm düşüncelere anlık olarak şahitlik ediyordu. Biraz zaman geçtikten sonra bedeninde olduğu kişin bir heykeltıraş olduğunu ve büyük bir ekibe sahip olup heykelcilikte sonraki yüzyılları direkt etkileyecek olan kas, kırışıklık, vücut hatları gibi detaylara bu heykelcilik merkezi şehirde ilk önem veren olduğunu anlamıştı. Adamın işleri çok iyiydi, herkes ona ve ekibine sipariş vermek istiyordu. Çok da saygı görüyordu ama gelecekten gelenin tahminine göre M.S. 2. yüzyılda yaşayan adam tam olarak &#8220;tam&#8221; hissetmiyordu kendini. </p>



<p>Romalı adam mermerle uğraşmayı bıraktığı ikindi vaktinden, güneş cıvıl cıvıl kentten tüm benliğini çekene kadar Afrodit&#8217;in, kendi büstünün, Aristoteles&#8217;in, Augustus&#8217;un heykel siparişlerini veren müşterilerle ilgilenmişti. İş vakti bitince gördüğü herkes onu stadyumdaki yeni ateşli gösteri için çağırıyordu ama tüm davetleri kibarca reddedip evine gitti. Hala durumu çözememiş olan gezgin bir yandan da bu muhteşemliğe tanık ettiği için içine sığmıyordu. Ama tüm mutluluğunu hep gelecekteki haline ne olduğu düşüncesiyle bozuluyordu. Tek umudu bu bedenden ayrılıp geleceğe tekrar döndüğünde geçen zamanın göz açıp kapayıncaya kadar olmasıydı. </p>



<p>Adam evine geldiğinde bir ekmek -çok lezizdi- ve püre gibi pişilmiş bir sebzeden az bir şey yemişti. Zihindeki yolcu sebzenin ne olduğunu bir türlü anlayamamıştı. Zaten çok yemeyen adamın içini kaplayan sıkıntıları ise sanki kendi yaşıyormuşçasına hissetmişti. Romalı, sırt üstü yatıp gözlerini kapadıktan sonra nihayet düşüncelerine tam odaklanabilmişti: &#8220;<em>Yarın ne yapmalıyım? Nasıl davranmalıyım?</em>&#8221; gibi şeyler geçiyordu aklından. Gezgin anlamıştı ki Romalı yarın bir kadınla görüşecekti ama bir türlü nasıl bir tavır takınması gerektiğine emin olamıyordu. Bir süredir görüştüğü dünyanın en güzel kadını olan bu kişiyi hiçbir zaman tam olarak çözememişti. Kısa süre önce bir ilişkiye başlamışlardı ama bu da ilişkiden daha çok sanki bir arkadaşlığa benziyordu. Üstelik  neredeyse hep aynı monotonlukta geçiyordu sohbetleri ve hep konuşmaya çabalayan heykeltraşmış gibiydi. </p>



<p>Romalı çok korkuyordu çünkü nasıl yaparsa yapsın bu harika insanı kaybedecek gibiydi. Monotonluğu bozmak istiyordu ama bunun için hep erken geliyordu. Diğer yandansa bu monotonluk sonu getirecek gibiydi, sanki bu monotonluk ilişkilerini bitirecekmiş gibiydi. Bir adım atsa monotonluğu bozmak için bu defa da erken davranıp fazla ileri gitmiş olmaktan korkuyordu. Üstelik böyle yapamaması için daha önce uyarılmıştı da. Bu da yine sonu getirecek gibi duruyordu. </p>



<p>Bu ikilemlerle boğuşurken gelecekten gelenin aklına bir fikir geldi ama bunu ona nasıl iletecekti ki? Romalıya nasıl direkt bu düşünceleri O&#8217;nunla konuş diyecekti ki? Çünkü konuşurlarsa ikisi beraber ya da kadın bir rota belirleyebilirdi. Ya da belki de heykeltraş sadece boş kuruntuluk yapıyordu -ki büyük ihtimalle böyleydi- ama bunu bilmesi için de direkt muhattaba sormalıydı çünkü bu, iki kişinin hayatıyla alakalıydı, sadece kendininki değil. </p>



<p>Gezginin de canı sıkılmıştı, tüm benliğiyle bir olmak isteyen bu adama yardım edememek canını sıkmıştı. İki adam da bu can sıkkınlığıyla saatlerce uyku ile uyanıklık arasında zaman geçirlerken Romalı güneşin doğamasına yakın tam uykuya daldı. Tam bu anda da gezgin kendini birden stadyumda en son hatırladığı konumda, yerde buldu. Hemen ayağa kalktı ve tekrar dokunmak için elini kaldırıyordu ki el kabartmasının orada olmadığı fark etti. Üstelik çok yüksek bir gürültü vardı. Hemen dışarı kapıdan stadyumu görebileceği yere koştu ve gözlerine inanamadı. Gladyatör savaşları gerçekleşiyordu, Bizans dönemindeydi ve üstelik bu defa kendi bedeniyleydi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/zaman-tuneli-afroditin-kenti-afrodisias/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">657</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Acılarla Gelen Başarı</title>
		<link>https://odinozlen.com/acilarla-gelen-basari/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/acilarla-gelen-basari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jul 2019 21:06:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=548</guid>

					<description><![CDATA[Gün boyu hiçbir şey yapmamış olmasının verdiği acıya ek bir de migren ağrılarıyla kıvranırken içindeki sıkıntı gittikçe tüm bedenini sarıyordu. Migren ağrıları her zamanki gibi ağrı kesicilerle geçmiyordu, hatta bu defa uyuyabilmiş olmasına rağmen uyku bile geçirememişti. Beyni öyle bir zonkluyordu ki kalıcı bir hasar olmasından korkmuştu. Bu ihtimal ilk defa gelemse de aklına bu&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gün boyu hiçbir şey yapmamış olmasının verdiği acıya ek bir de migren ağrılarıyla kıvranırken içindeki sıkıntı gittikçe tüm bedenini sarıyordu. Migren ağrıları her zamanki gibi ağrı kesicilerle geçmiyordu, hatta bu defa uyuyabilmiş olmasına rağmen uyku bile geçirememişti. Beyni öyle bir zonkluyordu ki kalıcı bir hasar olmasından korkmuştu. Bu ihtimal ilk defa gelemse de aklına bu defa böyle olabileceğine dair sağlam bir kanıtı vardı. Daha iki gün önce Roma&#8217;nın &#8220;Çılgın İmparator&#8221; ünvanına sahip Caligula&#8217;nın hikayesini öğrenmişti. Caligula tahta ilk geldiği 7 ay boyunca Romalılar müthiş bir dönem yaşamıştı. Birçok bakımdan Caligula çok iyi bir liderlik sergilemişti; halkla çok iyi geçinmiş, onları mutlu edecek şeyler yapmış, senatoyla güçlerini birleştirmiş, güçlü bir izlenim bırakmıştı. Lakin 7. aylık harika dönemin sonunda beyin humması denen hastalığa yakalanmıştı. Bu hastalıkla birkaç ay boğuşup kendine geldikten sonra Romalılar için &#8220;çılgın&#8221; bir dönem başlayacaktı. İmparator her türlü ahlaksızlığı yapacak, halka sürekli yasaklar getirecek, gereksiz sayıda çok festivaller düzenleyecek, senatoyu kaale almayacaktı&#8230; Tarihin &#8220;Mad Emperor&#8221; olarak hatırlayacağı Caligula bu hastalığa yakalanmasaydı muhtemelen dünyanın hatırlayacağı en iyi imparatorlardan olacaktı. İşte bu kadar ince bir çizgideydi yaşamın zirvesi ve dibi. </p>



<p>Caligula hikayesinin korkusundan olacak ki aklına dayanılmaz baş ağrılarını geçirmek için basit bir çözüm geldi: yazmak! Sık sık migren nöbeti geçirdiği dönemde bulduğu bir çözümdü bu. Çünkü yazarken yazdığı evrene kendini kaptırıyor ve yazacaklarını düşünürken ağrıyı unutuyordu. Bir de ilginç bir şekilde yazı bitince ağrılar neredeyse tamamen yok oluyordu, bir çeşit terapiydi yani. Peki ne yazacaktı? Çünkü birkaç ay öncesine kadar önemli bir ilham kaynağı vardı o yüzden kolaylıkla yazabiliyordu. Gerçi hala aynı ilham kaynağı vardı ama daha fazla acı çekmemek için o kaynağı kullanmamalıydı. Tam bunları düşünürken acı çekmek kavramına takıldı. Feci şekilde acı çekiyordu, hayır baş ağrısı değil diğer türlü acı, manevi-ruhsal acılar. Çocukluğundan şimdiye kadar hep acı çekmişti. Hele son ayları inanılmaz ve dayanılmaz acılarla geçiyordu. Ama bi tezatlık vardı bu durumda katlanan acılarına rağmen son aylardaki başarısı inanılmaz düzeydi, hatta kendisi bile inanamıyordu bu başarıya. İyi de neden acısı arttıkça başarısı artıyordu? İkisi arasında bağlantı var mıydı?</p>



<p>Migrenin en kötü yanı da insan hiçbir şey yapamadığından sadece düşünebiliyordu ama düşündükçe de ağrı artıyordu. Ona da yine aynısı oluyordu, aklına onlarca soru geliyor, sorular geldikçe ağrı şiddetleniyor, şiddetlendikçe yeni sorular geliyordu&#8230; Acı konusunda takılıp kalmıştı çünkü sanki bu kadar acı çekmesi adil değildi ama acı çekmedikçe de başarılı olamayacak gibiydi. Gerçekten de öyle miydi acaba? Gerçekten de acı çekenler başarılı mı oluyordu? Bu soru üzerine kendince başarılı olduğunu düşündüğü kişilere bir bir sıraladı aklında. Gerçekten de çoğu acılar çekmişti. Hatta en son görüştüğü CEO da çok fazla acı çekip sonrasında harika bir basarıyı yakalamış biriydi.  Kanlı canlı bir örnek olarak karşında olan CEO bu konu hakkında çok güzel bir söz de söylemişti. Muhtemelen çektiği acılardan ötürü intihar eden Nobel ödüllü Ernest Hemingway&#8217;in sözüydü bu:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Dünya herkesi kırar ve sonra bazıları işte o kırık yerlerinden güçlenir.</em></p></blockquote>



<p>Bu sözü duyar duymaz zihninde Nietzsche&#8217;nin meşhur &#8220;<em>Öldürmeyen acı güçlendirir!</em>&#8221; sözü belirmişti. Şimdi anlıyordu ki kesinlikle acı ve başarı -ya da bir adım yukarıya çıkmak- arasında bir bağ vardı. İnsan acı çektiği zaman ister istemez daha olgun, daha kararlı ve daha azimli oluyordu. Çektiği acılardan kurtulmak için gece gündüz çalışıyordu belki bir umut kurtulurum diye. Her acı önemli bir ders veriyordu, öğrenmesi belki de en kalıcı olan yoldan öğretiyordu bu dersi. Acı, insanı kararlı biri haline getiriyordu, acılara rağmen yaşayıp hayatına devam edebilmek büyük bir iradeye gücü sağlıyordu ve bu irade de insanın başlanılan şeylere daha kararlı adımlarla devam edebilmesini sağlıyordu. Acı, herkesten daha hırslı olmasını sağlıyordu insanın çünkü acı çekenler daha çok hak ediyordu başarıyı da, mutluluğu da, bir adım ilerisini de. Sahiden de acı güçlendiriyordu.</p>



<p>Hafif bir gülümseme belirmişti yüzünde, neredeyse acı çektiği için kutsayacaktı kendini. Durumu öyle bir hale getirmişti ki sanki acı çektiği için mutlu olması geriyordu, acı çektiği için kendini şanslı saymalıydı. Belki de yaşam gerçekten buydu, yani bardağa hep dolu tarafından bakabilmekti. Ama o yine de acı çekmeyi istemiyordu, acılarla yaşamak istemiyordu. Zaten Nietzsche de Hemingway de yaşayamamıştı acıyla. Anlamıştı ki acıya tıpkı o CEO gibi bakmalıydı; belli bir raddeye kadar o acıyla yaşayıp istediği noktaya geldikten sonra bir şekilde o acılardan kutulmalıydı ya da acılar zaten kendiliğinden gidecekti.</p>



<p>Bu düşünceler elbette ağrıyı daha da arttırmıştı ama içinde bir heyecan oluşmuştu. Bir aydır ne kadar zorlasa da yazamama durumunu böylelikle bozabilecekti. Tekrar yazabilecekti, en güzeli de buydu. Kim bilir belki bu kadar yazması da bazı acıları götürecek bir araçtı. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/acilarla-gelen-basari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">548</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mucizeler Gerçekten Var Mı? (Hikaye)</title>
		<link>https://odinozlen.com/mucizeler-gercekten-var-mi-hikaye/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/mucizeler-gercekten-var-mi-hikaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 May 2019 20:39:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=442</guid>

					<description><![CDATA[Çöl sıcağının olduğu bir öğle vakti yine tek başına çıkmıştı. Daha doğrusu son ilahi dinin ibadethanesinin bahçesindeydi, her zamanki gibi. İbadet vakitlerinin dışında kimsenin olmadığı bu büyük kapalı bahçe en sevdiği yerlerdendi. Ayrıca o günkü deneyi için de en uygun yerdi. Bir mucizeyi deneyecekti, Yaratıcı&#8217;nın varlığını kanıtlayacaktı&#8230; Avucunun içinde tuttuğu efsanevi nesneyi tam bahçenin ortasına&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çöl sıcağının olduğu bir öğle vakti yine tek başına çıkmıştı. Daha doğrusu son ilahi dinin ibadethanesinin bahçesindeydi, her zamanki gibi. İbadet vakitlerinin dışında kimsenin olmadığı bu büyük kapalı bahçe en sevdiği yerlerdendi. Ayrıca o günkü deneyi için de en uygun yerdi. Bir mucizeyi deneyecekti, Yaratıcı&#8217;nın varlığını kanıtlayacaktı&#8230; Avucunun içinde tuttuğu efsanevi nesneyi tam bahçenin ortasına bıraktı ve hemen dua etmeye başladı. <i>Allah&#8217;ım ne olur canlansın, </i><em>Allah&#8217;ım ne olur canlansın</em>&nbsp;diyordu sürekli. Hiç durmadan demeye devam etti ama hiçbir şey olmuyordu. <i>Aklım almayacağından Allah gözümün önünde gerçekleştirmiyor</i> deyip uzaklaştı nesneden ve gizli bir köşede dua etmeye devam etti. Bir saati aşkın süredir hiç durmadan dua ediyordu ama en ufak bir değişiklik bile olmuyordu. Neden olmuyordu? Tam da ona öğretildiği gibi çok istiyordu, Allah&#8217;tan istiyordu üstelik son zamanlarda namazların sünnetlerini bile kılıyordu&#8230; </p>



<p>O gün hiçbir şey olmamış ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Tasosundan karakter fırlamamıştı, çizgi filmlerdeki gibi olmamıştı. Biliyordu olması mantıksızdı ama Allah Ay&#8217;ı ikiye böldüren, Kızıldeniz&#8217;i ikiye yaran değil miydi? Mucize zaten olmayacak bir şeyin olması değil miydi? O çocukluk zamanlarında bu sorulara çok kafa yorup pek anlamamıştı olayı. Şimdilerde ise sadece tebessüm ediyordu, o saflığa, o inanmışlığa, o masumluğa&#8230; O olaydan bu yana inanmıyordu mucizelere. Mucizeler insanın doğasına, mantığına aykırıydı. Zaten o yüzden sadece seçilmiş kişilere verilirdi ki kendinin de seçilmiş olma ihtimali yoktu. Bu düşencelerdeyken gelen mesaj bildirimiyle irkildi. Arkadaşı biraz daha bekletecekti. Planladıklarından 20 dk sonra çıkacaklardı, canı sıkılmıştı bu duruma.</p>



<p>İnsanların çoğu hemen çözemedikleri bir durumla karşılaştıklarında en kolay çözümü o durumdan kaçmakta buluyordu. O da öyle yapıyordu ya da en azından öyle yaptığını düşünüyordu. Kaçtığını düşünüyordu ama O&#8217;nu göreceğini bildiği yere de hep gidiyordu. Hatta yine oradaydı, görmese de hemen birkaç metre arkasında oturduğunu biliyordu. Tüm gerginliği de canının sıkkınlığı da bundandı aslında. Bu gerginlikten kurtulmak için bir hava almaya çıktı. Birkaç dakika sonra geri geldiğinde O&#8217;nun, o mucizevi kişinin yerinde olmadığını ama eşyalarının orada olduğunu gördü, geri gelecekti yani.</p>



<p>Can sıkıntısı, içindeki tüm bir şeyler yapma isteğini almıştı. Öylece boş boş geceleri ayna görevi gören pencere camına bakıyordu. Aslında cama bakmasının nedeni eğer kendisi kalkmadan önce O gelirse camdan çok kısa sürede de olsa görebilecek olmasıydı. Nedense bir beş dakika daha geçince onu göremeyeceğine dair bir his oluştu içinde ya da O&#8217;nu gördüğünde çekeceği acının hissiydi bu. Tam bu sırada yeni bir mesaj daha gelmişti bir 10 dakika daha gecikecekti arkadaşı ve yukarı çıkmaya üşendiğinden eşyasını da almasını istiyordu. Yine can sıkıcı bir durumdu çünkü eşyaları alırken O&#8217;na görünmemesi imkansızdı ama hala orada olmadığından o gelmeden eşyaları alıp çıkmayı umuyordu. Bunları düşünürken aklında bir an canladı. Tam eşyaları alıyordu, rafların arasındaki koridordan giderken karşısına O çıkıyordu&#8230; Bu kadar da olmazdı. Ama yine de düşünmeden edemedi hatta karşılaşırsa ne yapacağını bile canlandırdı aklından; direkt başka tarafa yönelecekti. Böylelikle hem çok az görmüş olacak hem de&#8230;</p>



<p>İmkansızdı bu kadar değişkenle böyle bir şeyin olması ama hep aynı şeyi düşünmeden edemiyordu. Derken yine bir mesaj geldi ve bir 10 dakika daha gecikeceklerdi. Dakikalar geçmek bilmiyor, O gelmiyordu. Aynı hayal zihninde dönüp duruyordu. Göğsündeki sıkışıklık gittikçe artıyordu. Dakikalar nihayet bitmiş ve kalkma anı gelmişti ama yine de arkadaşına bir sormak geldi içinden. Arkadaşı da 30 saniye sonra onay cevabını verdi. Hemen kalktı eşyaları önce bulamadı, tekrar bakınca hemen buldu. Eline aldı ve hayalinde olduğu gibi ama bu defa gerçekten koridora ilerledi, iki-üç adım attı ve buuum karşısındaydı. İmkansızdı bu. Ama olmuştu işte ve tıpkı önceden canlandırmasında olduğu gibi hemen 90 derece yönünü değiştirip diğer koridora geçti. </p>



<p>Bir türlü inanamıyordu. Gerçekten olmuştu. Bu kadar değişkene bağlı bir olay, saniyelerin fark ettireceği an kendi elinde olmayan değişkenlerle gerçekleşmişti. Bu nasıl olabilirdi? Bu neydi? Dejavu desen değildi, tesadüf olamayacak kadar birebirdi. Evren mi mesaj gönderiyordu, kaderin mi oyunuydu? </p>



<p>Bu soruları sorarak yürürken fark etmişti ki daha önce de çok defa benzer şeyler yaşamıştı. Örneğin bir gün bir toplantıdan çıkıp nereye gitsem diye düşünüp karar veremeyince içinden bir ses sürekli O&#8217;nu hep gördüğü yere yönlendirmişti, O&#8217;nu göreceğini söylüyordu. O da bu sese uyup koştur koştur geçen 1 saatlik yolculuğun ardından bir ikindi vakti malum alanın inşaatı devam eden kapısından girmişti ve tam O çıkarken karşılaşmıştı. O&#8217;nu hiç bu saate çıkarken görmemişti, kendisi de hiç bu vakitlerde gelmezdi. Ama olmuştu işte tıpkı yol boyunca aklında canlandırdığı gibi olmuştu. Üstelik aynı olay iki gün sonra yine aynı yerde farklı bir zaman diliminde yine aynı şekilde gerçekleşmişti. İlki belki tesadüf olabilirdi ama ya ikincisi? Ya sürekli olan benzer olaylar?</p>



<p>Ta en başından mucizelerle doluydu bu serüven. O&#8217;nu ilk görüşünden, şimdiye kadar hep inanamayacağı düzeyde şeyler oluyordu. Fark etmişti ki mucizeler çoktan yer yerindeydi. Mucize demeksizin bu olayları açıklamasına imkan yoktu. Ama tek bir mucize gerçekleşmemişti. Tıpkı daha öncekiler gibi aklına canlanan bir gelecek vardı, O&#8217;nunla olan bir gelecek. Fakat durumlar tam tersini gösteriyordu, aralarındaki tüm her şey bitmiş -çok bir şey yoktu ama vardı işte yine de bir şeyler- ve tekrardan da düzelecek gibi değildi. Tüm o canlandırmalar nedendi peki? Neden bazı anlar gerçekten var oluyorken o büyük mucize neden gerçekleşmiyordu?</p>



<p>Belki o efsane şarkıda kıvırcık saçlı muhteşem solistin de seslendirdiği gibiydi durum: <i>Ama belli olmaz, hayat bu inanılmaz&#8230;</i> </p>



<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<div class="youtube_embed_wrapper alia_embed_wrapper"><!--ALIA start embed content--><iframe title="Eda Baba - Mucize" width="880" height="495" src="https://www.youtube.com/embed/8vZf2OI4ZB0?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe><!--AliA end embed content--></div>
</div></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/mucizeler-gercekten-var-mi-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">442</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yaşam Tercihinin Çıkmazlığı</title>
		<link>https://odinozlen.com/yasam-tercihinin-cikmazligi/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/yasam-tercihinin-cikmazligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 May 2019 20:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=432</guid>

					<description><![CDATA[Kafasını yasladığı camdan yavaşça akan manzarayı izlerken aklından yüzlerce farklı düşünce geçiyordu. Her düşünceden uyandığında sadece trenlere özgü olan boşluklu tak tak sesini fark ediyordu. Sonra bu senkronizasyon yeni düşüncelere daldırıyordu. Sesin de raydaki boşluklardan mı, tekerlekteki bir şeyeden mi olduğunu hayatı boyunca hiç anlayamamıştı. Birbirini tekrar eden sesleri sevmese de trenin bu kendine has&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kafasını yasladığı camdan yavaşça akan manzarayı izlerken aklından yüzlerce farklı düşünce geçiyordu. Her düşünceden uyandığında sadece trenlere özgü olan boşluklu tak tak sesini fark ediyordu. Sonra bu senkronizasyon yeni düşüncelere daldırıyordu. Sesin de raydaki boşluklardan mı, tekerlekteki bir şeyeden mi olduğunu hayatı boyunca hiç anlayamamıştı. Birbirini tekrar eden sesleri sevmese de trenin bu kendine has sesi çok hoşuna gidiyordu. </p>



<p>Müzikle düşünlere dalmadığı bu nadir anda fark ettik ki tüm düşünceleri birbirinden farklı gibi görünse de aynı ana nokta etrafında toplanıyordu: gelecekte nasıl biri olacaktı? Her şeyini yıllar öncesinden planlayan biri olarak gelecekteki kişiliği hakkında bir türlü net bir karara varamıyordu. Karşısına çıkan iki seçenekten hangisini seçeceğini bilemiyordu. Tercihlerden ilki yetiştirildiği gibi, toplumun en iyi olarak gösterdiği gibi olmaktı. Diğeri de tam tersi kafasına göre yaşamak, bazı değerleri yok sayarak yaşamaktı.</p>



<p>İlk tercih makul olanıydı çünkü hem herkes tarafından kabul görüyordu hem de müthiş bir iç huzur sağlıyordu. Üstelik o her şeyiyle örnek gösterildiği çocukluk yıllarından beri ilk defa tekrardan bu ilk tercihe göre yaşıyordu. Neredeyse değerlere, topluma, kültüre, dine göre dört dörtlük olmuştu. Bundan da öte mutluydu, iç huzuru yakalamıştı. Ama her şey çok güzel giderken yine aynı şey olmuştu, bir olay olmuştu ve tüm o iç huzurunu kaybetmişti. İçinde bastırmak istediği taraf tekrardan ortaya çıkmış ve ikinci tercihe adeta zorluyordu.</p>



<p>İkinci tercih ise sanki kaderinde -evet kadere dibine kadar inanıyordu- varmışçasına hep karşısına çıkıyor ve tüm yolar ikinci tercihe sevk ediyordu. Bu tercihteki bir yaşam çok kolay yaşanılanabiliyordu. Kural, sınır, etik yoktu. İstediğin gibi yaşamak, her türlü arzuyu, isteği sonuna kadar yaşamak serbestti. Bu tercihteki bir yaşam, toplum tarafından kötü olarak nitelendirilse de insanlığın en gıpta ettiği, en imrendiği insanlar böyle yaşayanlardı. </p>



<p>Asıl istediği yaşamsa elbette ki ilk tercihteki gibiydi çünkü asıl mutluluk, iç huzur birinci tercihte olan bir yaşamla mümkün olabilirdi. Lakin ne zaman birinci tercihteki gibi yaşama yaklaşsa hep büyük acı çektiren kötü bir olay oluyordu. Hayat o şekilde yaşamasını istemiyordu sanki. Çok önceden belirlenen kaderi ikinci tercihteki gibi bir yaşam yaşamasını istiyordu sanki. Sanki sonu dünden belliydi&#8230;</p>



<p>Bu karanlık düşüncelerden çıkmak için kulaklığına sığındı yine çalan ilk şarkı da durumu devam ettirmek istercesine çalmaya başaladı.</p>



<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<div class="youtube_embed_wrapper alia_embed_wrapper"><!--ALIA start embed content--><iframe title="Güney Marlen &amp; Eda Baba - Seni Unutmak" width="880" height="495" src="https://www.youtube.com/embed/aF8vjvYkrb8?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe><!--AliA end embed content--></div>
</div></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/yasam-tercihinin-cikmazligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">432</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yazmazsam Deli Olacaktım</title>
		<link>https://odinozlen.com/yazmazsam-deli-olacaktim/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/yazmazsam-deli-olacaktim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 May 2019 13:11:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=417</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde iyice bozulan uyku düzeni yine kendini göstermişti ve ancak öğle ezanıyla uyanabilmişti. Ezanın sesinden mi başka bir şeyden mi uyandığını tam da anlayamamıştı aslında. Hızla çıkmak istedi yataktan ama yapamadı. Üzerinde o kadar çok yük ve stres vardı ki yapacak tonlarca şeyi olsa bile kımıldamadan duruyordu öylece. Ama kalkmak zorundaydı çünkü kaderini değiştirecek&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde iyice bozulan uyku düzeni yine kendini göstermişti ve ancak öğle ezanıyla uyanabilmişti. Ezanın sesinden mi başka bir şeyden mi uyandığını tam da anlayamamıştı aslında. Hızla çıkmak istedi yataktan ama yapamadı. Üzerinde o kadar çok yük ve stres vardı ki yapacak tonlarca şeyi olsa bile kımıldamadan duruyordu öylece. Ama kalkmak zorundaydı çünkü kaderini değiştirecek büyük şeylere çok ama çok yaklamıştı, şimdi koyuveremezdi&#8230;</p>



<p>Muhteşem bir hava vardı dışarıda, sanki bugün de iş yapma diyordu. Üstelik hiç istemiyordu da gerçekten böyle güzel bir havanın olduğu pazar gününde çalışmayı. İstemese de kendini cezalandırıyordu önceki günlerdeki boş vermişliklerine istinaden&#8230; Uzun zamandan beri ilk defa hızlı yürümediğini fark etti içinde inancının gerekliliğini yerine getirmemenin burukluğunu hatırlatan camiinin yanından geçerken. Hızlı yürümüyordu çünkü gitmek istemiyordu işte, her şey bu kadar netti. Neden kendini zorluyordu ki?</p>



<p>Zorluyordu çünkü aslında neden gitmek istememesi falan değildi, yok saymaya çalıştığı, görmezden gelmeye çalıştığı bir şey vardı. Onu yok saymak için böyle bahaneler uyduruyordu. Tam o yok saydığı mesele üzerine düşünecekken birden birinin onunla konuşmaya çalıştığını fark etti. Kulaklığını çıkarıp dinlemeye başladı karşısında duran çapa simgeleriyle donatılmış kıravatlı yaşlı adamı. Çok klişeydi, adam şimdilerde hiç değeri olmayan eski bir ordu mensubuydu ve şimdiki hükümeti sevmediğinden, dindarlardan, cami yapanlardan, alkolü yasaklayanlardan kısacası birçok şeyden şikayetçiydi. Haklı olduğu şeyler de vardı ama yine klişe olarak <i>her türlü inanca saygım var</i> deyip inançlara giydiriyordu, kendi yaşam stilini herkes için en doğru olduğuna inanıyordu&#8230; Yaşlı adam konuştu, karşısındaki ise sadece sustu, başka ne yapılabilirdi ki böylelerine&#8230;</p>



<p>Nihayet beklenilen gelmişti ve bir buçuk saat boyunca kafasının şişeceği taşıta binebilmişti. Adamı dinlemek mi daha sıkıcıydı, yolculuk yapmak mı kestiremiyordu. Tekrardan kulaklığını takınca düşünceler de tekrar zihninde canlanmıştı. Sahi neden içinde bir sıkıntı vardı, neden aldığı o kararı düşünmeden edemiyordu? Neden aklı hep o karardaydı? Doğru olanı yapmamış mıydı? Üstelik kararı veren kendisi bile değildi sadece ortaya çıkmasına vesile olmuştu. Bu kadar net bir şeyi için neden yine pişmanlık duyuyordu. Kendinden emin bir şekilde hareket etmemiş miydi, etmişti. O halde istediği sonuç olmadığından mıydı tüm bu buhran? Ama kendini beklenilen sonuca hazırlamıştı, hatta içten içe istediği şey de olmuştu. Peki tüm bunlar neden oluyordu üstelik tam da büyük dönemeçlerin eşiğinde&#8230;</p>



<p>Yine mantıksal bir çözüme ulaşamamıştı taa en başından beri olduğu gibi. Öyle sanıyordu ki tüm bir buçuk yıllık süreçte hiçbir zaman bir çözüm bulmamıştı, başrol hiçbir zaman kendisi olmamıştı, sadece bir piyondu ve öyle de kalacak gibiydi. Tek duası vardı o da yakın zamanda çökmemekti ama bu da elinde değildi işte&#8230; Yapabileceği tek bir şey vardı o da yazmak, yazarak haykırmak içindeki buhranları belki kurtulurum diye kusmaktı yaptığı&#8230; Yazmasa ne yapabilecekti? Birine anlatamıyordu, kendine anlatamıyordu, yazmazsa delirecekti&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/yazmazsam-deli-olacaktim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">417</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İyi</title>
		<link>https://odinozlen.com/iyi/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/iyi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2019 21:08:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=330</guid>

					<description><![CDATA[Muhteşem bir havada, ağaçların adım adım eşlik ettiği en sevdiği yoldan hızlı hızlı yürüyerek dört duvara varmaya çalışıyordu. Bu muhteşem havayı, yapılacak bi ton işi bırakıp her daim sıkıcı ve bunaltıcı sıcaklıkta olan köhne yere gitmesinin tek bir nedeni olabilirdi: migren! Haftalar sonra gelen ilk ağır nöbetti bu. Neden gelmişti ki? Her şeye dikkat etmişti;&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Muhteşem bir havada, ağaçların adım adım eşlik ettiği en sevdiği yoldan hızlı hızlı yürüyerek dört duvara varmaya çalışıyordu. Bu muhteşem havayı, yapılacak bi ton işi bırakıp her daim sıkıcı ve bunaltıcı sıcaklıkta olan köhne yere gitmesinin tek bir nedeni olabilirdi: migren!</p>



<p>Haftalar sonra gelen ilk ağır nöbetti bu. Neden gelmişti ki? Her şeye dikkat etmişti; beslenmesine, sağlığına, dinlenmesine&#8230; Peki ne olmuştu? Farklı hiçbir şey(!) yapmadığı halden neden ağır bir migren atağı geçiriyordu? Muhtemelen beyninden vurulmuşa çeviren düşüncelerdi sebep. Durduk yere oluşmayan bu düşüncelerin nedeni dünyanın en &#8220;iyi&#8221; kişisiyle yaptığı konuşmadan ötürüydü.</p>



<p>Yolda peşini bırakmayan düşünceler yatağında da peşini bırakmıyordu, üstelik migren iyice şiddettini arttırmaktaydı. Önce uyumayı denedi fakat ne uyuyabildi ne de ağrının derecesi azaldı. Birden geçmişe döndü, daha önce ne yapıyordu? İki günde bir gelen nöbetler nasıl geçiyordu? Yazıyordu! Yine yazmalıydı yine içindekileri dökmeliydi fakat kendine söz vermişti yazmayacaktı bir daha. Romanı dışında hiçbir şey yazmayacaktı, kendini anlatmayacaktı. Birden aklına yazmasa bile kafasında kurguyu kurabileceği geldi. O halde nereden başlamalıydı? Bir gün öncesinden mi yoksa o andan mı? En iyisi o muhteşem anın hemen sonrasından başlamaktı&#8230;</p>



<p>O andan sonra hissettiği ilk şey ürpertiydi&#8230; Ürpermişti çünkü dünyada hala &#8220;iyi&#8221; insanlar vardı ve az önce karşılıklı oturduğu kişi şimdiye kadar yaşıtları içinde gördüğü en &#8220;iyi&#8221; kişiydi. O kadardı ki bu düzeyde iyi insanlar olabileceğini, hatta yine egoistlik yapsa da kendi iyi halinden daha iyi bir insanla tanışacağını düşünmüyordu. Ama karşısındaki kişi kendinden kat be kat iyiydi&#8230;</p>



<p>En büyük hayalini sormuştu karşısındakine ve cevap yine çok masum ve iyiydi ama şaşırtıcı taraf neredeyse iki yıl önce aynı hayale kendinin de sahip olduğunu hatırlamasıydı. İnanamıyordu, hayalleri fark etmeden değişmiş tamamen ben odaklı olmuştu. Duyguları yok olmuştu resmen ve bunu fark etmemişti bile. İnanamıyordu kendine, ne hale gelmişti&#8230; İlk vurucu an buydu. </p>



<p>Karşısındaki kişiyi sınamak istemişti çünkü ne kadar iyiydi merak ediyordu. O&#8217;nun sevmeyeceği, ters düşen taraflarından bahsetmişti. Üstelik bunlar inanç gibi, kötü olmak gibi ciddi konulardı da. Ama yine beklediği olmamıştı en ufak bir yargı ya da soğuma ifadesi yoktu. Tam tersine tamamen saygılıydı. Üstelik çok güzel bir şey de söylemişti: <em>güzel bir şey yapıyorsun, sorguluyorsun ama bence biraz daha sorguladığında tekrardan inanacaksın&#8230;</em> Bu söz de bir şimşek çakmasına neden olmuştu. Geçmişte problemleri aza indirmek için kendine bir kaçış yolu bulup yeteri kadar sorgulamadan, kolaya kaçıp kenara attığını hatırlamıştı ama acı olan bunu unutmuştu. Kendini öyle bir manipüle etmişti ki sanki tamamen sorgulayıp, mantıksızlıklar görüp, tutarlı hiçbir taraf bulamamış gibi davranıyordu&#8230;</p>



<p>Çokça konuştular, çokça şimşekler çaktı. Masanın Karşı tarafındaki kişi ne hissetti bilinmez ama çok konuşup kendini iyilerden zanneden kişi çok şey çıkarmıştı bu sohbetten. Son günlerini kötü olmaya adarken tekrardan kendini sorgular bulmuştu. Ne olmuştu da bu büyük şehre ilk geldiğindeki &#8220;iyi&#8221; tarafı neredeyse tamamen yok olmuştu? Ne olmuştu da &#8220;iyi&#8221; olmaktan bu kadar korkar olmuştu? Dünyadaki tüm insanları düşünen o genç nasıl bu kadar bencil olmuştu? İstediği yaşam gerçekten bu muydu? Elde edeceği şeyler değer miydi robot olmaya? Değer miydi duygusuz olmaya? Ve en önemlisi değer miydi &#8220;kötü&#8221; olmaya?</p>



<p>O muhteşem andan sonra karşısındaki kişinin iyiliği karşısında kendi kötülüğümle O&#8217;na zarar vermemeliyim demekten kendini alamıyordu&#8230; </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/iyi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">330</post-id>	</item>
		<item>
		<title>SON</title>
		<link>https://odinozlen.com/son/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/son/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2019 21:01:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=310</guid>

					<description><![CDATA[Haddini aşan lükslükte olan ofiste her zamanki gibi yine -haddini aşan- bilgisayarının başındaydı. Uzun zaman sonra kendini gösteren güneş cam tavandan süzülerek içini ısıtıyordu. Etraf, yer çekiminin kıvılcımı olan meyveyi amblem olarak kullanan markanın bilgisayarlarının başında kahve ve bitki çayı içen insanlarla doluydu. Herkeste, neredeyse herkeste, tatlı bir iş telaşı vardı. Kadınların çoğunluğu ilk defa&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Haddini aşan lükslükte olan ofiste her zamanki gibi yine -haddini aşan- bilgisayarının başındaydı. Uzun zaman sonra kendini gösteren güneş cam tavandan süzülerek içini ısıtıyordu. Etraf, yer çekiminin kıvılcımı olan meyveyi amblem olarak kullanan markanın bilgisayarlarının başında kahve ve bitki çayı içen insanlarla doluydu. Herkeste, neredeyse herkeste, tatlı bir iş telaşı vardı. Kadınların çoğunluğu ilk defa dikkatini çekmişti, bu çağda hala ilginçti bu durum&#8230; Birçok kişinin hayallerinde olan şeylere sahip olduğunu fark ettiği andı bu an. Başarması için her şeyin hazır olduğu ama gereksiz bir şekilde aklının başka yerlerde olduğunu anladığı andı bu an. Bunca varlığa rağmen elinde sadece başarması için gitmesi gereken zorlu(!) yol kalmıştı, bunu da bu anda bu kadar geç fark etmişti.</p>



<p>Hayatı boyunca hep bir şeyleri eksikti; küçük yerlerde yaşamış, yeteneklerini keşfedecek kimse olmamış, istediği neredeyse hiçbir şeyi alma imkanı olmamıştı. Hep potansiyelini görmüş, bilmiş ama buna ulaşmak için her defasında büyük şeylerin eksikliğinin ağrısıyla kıvranmıştı. Lakin artık öyle değildi. Neredeyse başarması için gereken her şeyi vardı. Peki, ne olmuştu da o idealist genç, bahanelerle bu yoldan uzaklaşmak için çaba sarf eder hale gelmişti? Korkuyor muydu? Tüm hayatını en büyük uçurumlardan birinin kenarına getiren kişi mi korkuyordu? Başarıyı istemiyor muydu? Hayatı boyunca en çok istediği, tüm hayatını ona göre şekillendiren kişi mi istemiyordu başarıyı? Hiçbiri değildi, yaşamın zayıflığı vurmuştu onu: yalnızlık ve iyilik.</p>



<p>Yaratılış gereği insanlar yalnızlığa dayanamaz, yalnız yaşayabileceğini düşünemez. Yalnız yaşamın anlamsızlığı sislerinde yollarını kaybederler. Aynısı onun da başına gelmişti, yalnız yapamayacağını düşünmüştü. Komikti, şimdiye kadar elinde hiçbir şeyin olmadığı yıllarda zorla kendini yalnızlığa mahkum ederken belli bir statüye ulaştığında yalnız yapamayacağını düşünüyordu&#8230;</p>



<p>Kendini bildi bileli neredeyse hep yalnızdı, kendini bildi bileli kimseye anlatamıyordu kendini, derdini&#8230; Kimse de anlamıyordu zaten. Çocukken de geçmişti bu yollardan, en popüler, en başarılı olduğu dönemde yalnız olduğundan tam tersine dönüşüp başarısız olup komşu çocuğundan istenmeyen çocuğa dönmüş ama yine de yalnız kalmıştı. Aynı tastan iki kere içmenin anlamı neydi ki? Ama en azından denedim diyebilecekti, yalnız olmamayı, diğer insanlar gibi olmayı, onların içine karışmayı, mutlu olmayı denedim diyebilecekti&#8230; </p>



<p>Tüm öğretiler insanların iyi olmasını, iyiliğin insanlığı kurtaracağını öğütler. O kadar ki iyiliğin karşılığında cennet vadedilir. O da sıkı bir şekilde bu öğretilerin en büyüklerinden biriyle yetiştirilmişti&#8230; Böyle yetiştirildiği için çocukluğundan bu yana iyi olmaktan vazgeçemiyordu. Ne olursa hep iyi olmak zorunda hissediyordu, hala da hissetmekteydi lakin yanlış olan bir şey vardı. Her iyiliğine karşılık kat be kat hep kötülükle karşılaşıyordu. İçindeki iyiyi öldürdükçe kapılar bir bir açılıyor insanlar daha fazla geliyordu. Gelen onlarca kişinin kalbini kırmamak için onlardan uzaklaştığında onların gözünde kötü oluyordu ama diğer insanlar gibi karşıdaki insan değilmiş gibi davranınca da en iyi kişi oluyordu. Kötü olunca insanlar saygı gösteriyor, iyi olunca tepesine çıkmaya çalışıyordu. Bu durumda hangisiydi doğru olan?</p>



<p>Kendinizi bildiğinizden beri size öğretilen öğretileri yok saymak, doğanıza karşı gelmek kadar zoru var mıdır? Büyük ihtimalle yoktur fakat o, bunu yapmak zorundaydı. Çünkü elindeki tek yoldan ilerleyebilmesi için başka çare kalmamıştı. Kötü olmak zorundaydı, yalnız ilerlemek zorundaydı, saf mutluluğu, duyguları yok saymak zorundaydı. Zorundaydı çünkü önüne beliren bu başarı yolundan ilerleyemezse hem mutsuz, hem başarısız, hem yalnız, hem de aykırı olacaktı. Elinde gücü olmayan, statüsü olmayan, bir hiç olan birinin yaşamasının ne anlamı kalırdı? </p>



<p>O andan sonra defalarca düşünmüştü alternatifler için fakat yok bulamamıştı, buldukları da bir yerde çıkmaz sokağa girmişti. İyi olmaya, duygularla devam etmeye çalışmıştı lakin yok, olmamıştı. Bu insanlar iyiliği de duyguları da hak etmiyordu. Hepsinden uzaklaşmak ya da onlara istedikleri biçimde davranmak en iyisiydi. Sadece kendini düşünerek yola devam etmesi, kötü olması, kalan tek yol için, başarması için en doğrusuydu. Olduğu gibi devam etmek istiyordu ama buna mecbur bırakılmıştı, mecbur bırakmıştı kendini. İyi olduğu bu son günde bunları yazması bile hala iyi olduğundandı, içinde nadir iyilik olan insanlara bir borcuydu. Ve görmek istiyordu gelecekte ne durumdan ne hale geldiğini&#8230; </p>



<p>Yarın büyük gündü, kötü olacağı, iyiliği unutacağı ilk gündü. Şimdiden hazırdı, çoktan manipüle olmuştu, kötü(!) bir şekilde heyecanlıydı hatta. </p>



<p>Yarın büyük gün, bugün son gün, tıpkı diğer günler gibi!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/son/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">310</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İlhamın Anahtarı</title>
		<link>https://odinozlen.com/ilhamin-anahtari/</link>
					<comments>https://odinozlen.com/ilhamin-anahtari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Odin Enes ÖZLEN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Feb 2019 19:26:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikayeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://blog.enesozlen.com/?p=302</guid>

					<description><![CDATA[Sürekli kar yağan yerlerde büyümemişler için hayallerde hep sakin sakin lapa lapa yağarken altında yapılan romantik, huzurlu yürüyüşler vardır. Benim gibi idealist, yalnız ve sıcak bir iklimde büyüyenlerin düş alemlerinde de hem büyük bir ilham kaynağının hem de huzurun doruğuydu bu beyaz mucize. Şanslıydım ki yağmayan kar en çok ihtiyacım olduğu dönemde, çok geç bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sürekli kar yağan yerlerde büyümemişler için hayallerde hep sakin sakin lapa lapa yağarken altında yapılan romantik, huzurlu yürüyüşler vardır. Benim gibi idealist, yalnız ve sıcak bir iklimde büyüyenlerin düş alemlerinde de hem büyük bir ilham kaynağının hem de huzurun doruğuydu bu beyaz mucize. </p>



<p>Şanslıydım ki yağmayan kar en çok ihtiyacım olduğu dönemde, çok geç bir vakitte de olsa şubatın son haftasonunda yağmıştı. Her taraf bembeyaz olduğunda aklımda olan tek şey dışarı çıkıp karın altında yürürken ilhamlar bulup iç huzurumu zirveye çıkarmaktı. Aklımdan geçeni her zamanki gibi yapıp dışarı attım kendimi. Attım lakin berbat, insanın içine içine esen rüzgarları olan bir şehirde yaşadığımı unutmuştum&#8230; Her taraftan esen rüzgar ne tarafa dönersem döneyim önümü görmemi, kafamı kaldırmamı engelliyordu. Üstelik kat kat giyinmeme rağmen kelimenin tam anlamıyla donuyordum da&#8230;</p>



<p>Çam ağaçları beyaz ve yeşilin dansıyla, bahara hazırlanan ağaçlar mor çiçekleriyle, çocuklar sevinçleriyle muhteşem bir atmosfer yaratsa da rüzgarla tipi gibi yağan kar her şeyi mahvetmeye yetiyordu. <i>Al sana ilham al sana huzur</i> demekten ve kendime kızmaktan alamıyordum kendimi. </p>



<p>Küfrede küfrede yürürken bir anda neden kendime kızdığımı anlamadım. Benim suçum değildi, üstelik her şeyin düşlerimizdeki gibi olması gerektiği gibi bir kaide de yoktu. Bu olumlu atmosfer o an aklıma &#8220;Acaba bu berbat havada da ilham bulunabilir miydi?&#8221; sorusunu getirdi. Yine pragmatistliğimi konuşturmuştum. Düşünmek kolaydı, zor olan fiile dökebilmekti bunu. Sahi, ilham nasıl bulunurdu? </p>



<p>İlk olarak aklıma her zamanki yaptığım şey geldi; son seste bir müzik açıp kulaklığımı taktım. Sonrasında ise yürümeye başladım; bir yerde duymuştum yürürken düşünme hızımız %10 artarken okuduğuma bir yere göre de <a rel="noreferrer noopener nofollow" aria-label="yaratıcılığımız da normal zamanlarlara göre çok daha fazla oluyordu (opens in a new tab)" href="https://www.kreatifbiri.com/yururken-yaratici-olabilir-miyiz/" target="_blank">yaratıcılığımız da normal zamanlarlara göre çok daha fazla oluyordu yürürken</a>. Ama ilham böyle duygusal olmayan, kağıt üzerindeki şeylere ne kadar bağlıydı ki? </p>



<p>Etraf insanla doluydu, hepsi bu olanca soğuğa rağmen mutluca, çılgınca eğlenebiliyordu. Muhtemelen muhteşem ötesi bir şey olmalıydı. Yüzümde ister istemez buruklukla birleşen bir tebessüm belirmişti, <i>keşke ben de onlar gibi olabilseydim</i>&#8230; Bir yıl öncesine kadar bu cümleyi kuracağım aklıma gelmezdi ama evet <i>keşke ben de sıradan olabilseydim</i> çünkü sıradanlıktı mutluluğu getiren, basitlikti&#8230; Her gün konuştuğum, gördüğüm, muhabbet ettiğim o basit hemen anlaşılan insanlardı mutlu olanlar. O kadar tahmin edilebilirdi ki bu insanlar onların ne söyleyeceklerini, olaylara nasıl tepkiler verebileceklerini, zayıf yönlerini yani kısaca her şeylerini hemen çözüyordum. Bu kadar yüzeysel olan insanlar mutluydu işte.</p>



<p>Keşkelere daha fazla dayanamayıp kendimi birden sırt üstü karlara bırakıp gri gökyüzünü seyre dalmaya başladım. Gözlüklerimin camlarına gelen kar taneleri görüşümü kapatmaya başlamışsa da umursamadım, kıpırdamak dahi istemiyordum. Gözlerim kapalıyken aklıma sürekli takılan bir sözün arkada çalan şarkıda geçtiğini fark ettim: <i>dışarıda kar yağıyor benim içime yağ<span>mur</span>&#8230;</i> Yıllarca bu sözün ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Ne garipti az önce tüm insanları tanıdığımı, çözdüğümü söylerken şimdi de bir sözü yıllarca anlamadığımı söylüyordum. Gerçi bazı çözemediğim insanlar da vardı&#8230;</p>



<p>Her şeyin sanallaştığı çağda herkes her şeyini ortaya dökerken çözemediğim bu insanları sanallıkta var olmalarına rağmen çözemiyordum. Bu çok ilgimi çekiyordu, sanki keşfedilmeyi bekleyen göz önünde yaşanılabilir bir gezegen keşfetmiş gibi oluyordum. Onlara ulaşmaya, onları keşfetmeye çalışıyordum her defasında. Neredeyse hep çözüyordum sonunda çünkü onlar da insandı, onların da bir anahtarı vardı. Tabii böyle olunca tüm büyüleri de gidiyordu. Bazılarını da tam keşfetmesem de ne olduklarını, aslında keşfedilmeye değer olmadıklarını anlıyordum. Sonuç yine hüsrandı. Elbette herkesi tam manasıyla keşfedemezdim ama nasıl düşündüklerini, nasıl hareket ettiklerini bilmek yetiyordu bana. Bazen de sadece bir şey arayıp onu bulamadığım için keşfettiğim(!) insanlardan uzak duruyor gibiydim.</p>



<p>Kader denen şeye ne kadar inanmak istemesem de hep var olduğunu iliklerime kadar hissederim. Kader bana hep dersler verir, hep aklımı başıma getirir. Yine böyle bir ders vermişti, karşıma hiç çözemediğim birini en zayıf yerimden vurarak çıkarmıştı. Çözemedikçe, düşündükçe daha da çok keşfetme arzusuyla doldum, diğer insanları düşünmez, keşfetmez olmuştum. Halbuki eskiden her ne kadar sonu pek mutlu etmese de tüm o keşif süreci çok keyif verirdi. Şimdilerde hiçbir şeyde tat almayışımın sebebi bu olmalıydı, kendime en çok güvendiğim konuda elimin neredeyse tamamen boş olmasındandı muhtemelen. </p>



<p>Bu fark ediş muhteşemdi, büyük bir açığın görülmesiydi bu, büyük bir uyanışın, prangalardan kurtulmanın ilk adımıydı bu. Peki sırada ne vardı, nasıl kurtulacaktım bu zincirden? Bu da muhtemelen bir sonraki ilham zamanında ortaya çıkacak bir şeydi.</p>



<p><em>Daha bir dakika olmadan hemen yerden kalkıp tekrardan evime doğru başım her an rükuya gidecek şekilde eğilmiş ama bu defa burukluk olmayan bir tebessümle hızlı hızlı yürümeye başladım, zira bu an kayıt altına alınmalıydı&#8230;</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://odinozlen.com/ilhamin-anahtari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">302</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
