Gün boyu hiçbir şey yapmamış olmasının verdiği acıya ek bir de migren ağrılarıyla kıvranırken içindeki sıkıntı gittikçe tüm bedenini sarıyordu. Migren ağrıları her zamanki gibi ağrı kesicilerle geçmiyordu, hatta bu defa uyuyabilmiş olmasına rağmen uyku bile geçirememişti. Beyni öyle bir zonkluyordu ki kalıcı bir hasar olmasından korkmuştu. Bu ihtimal ilk defa gelemse de aklına bu defa böyle olabileceğine dair sağlam bir kanıtı vardı. Daha iki gün önce Roma’nın “Çılgın İmparator” ünvanına sahip Caligula’nın hikayesini öğrenmişti. Caligula tahta ilk geldiği 7 ay boyunca Romalılar müthiş bir dönem yaşamıştı. Birçok bakımdan Caligula çok iyi bir liderlik sergilemişti; halkla çok iyi geçinmiş, onları mutlu edecek şeyler yapmış, senatoyla güçlerini birleştirmiş, güçlü bir izlenim bırakmıştı. Lakin 7. aylık harika dönemin sonunda beyin humması denen hastalığa yakalanmıştı. Bu hastalıkla birkaç ay boğuşup kendine geldikten sonra Romalılar için “çılgın” bir dönem başlayacaktı. İmparator her türlü ahlaksızlığı yapacak, halka sürekli yasaklar getirecek, gereksiz sayıda çok festivaller düzenleyecek, senatoyu kaale almayacaktı… Tarihin “Mad Emperor” olarak hatırlayacağı Caligula bu hastalığa yakalanmasaydı muhtemelen dünyanın hatırlayacağı en iyi imparatorlardan olacaktı. İşte bu kadar ince bir çizgideydi yaşamın zirvesi ve dibi.
Caligula hikayesinin korkusundan olacak ki aklına dayanılmaz baş ağrılarını geçirmek için basit bir çözüm geldi: yazmak! Sık sık migren nöbeti geçirdiği dönemde bulduğu bir çözümdü bu. Çünkü yazarken yazdığı evrene kendini kaptırıyor ve yazacaklarını düşünürken ağrıyı unutuyordu. Bir de ilginç bir şekilde yazı bitince ağrılar neredeyse tamamen yok oluyordu, bir çeşit terapiydi yani. Peki ne yazacaktı? Çünkü birkaç ay öncesine kadar önemli bir ilham kaynağı vardı o yüzden kolaylıkla yazabiliyordu. Gerçi hala aynı ilham kaynağı vardı ama daha fazla acı çekmemek için o kaynağı kullanmamalıydı. Tam bunları düşünürken acı çekmek kavramına takıldı. Feci şekilde acı çekiyordu, hayır baş ağrısı değil diğer türlü acı, manevi-ruhsal acılar. Çocukluğundan şimdiye kadar hep acı çekmişti. Hele son ayları inanılmaz ve dayanılmaz acılarla geçiyordu. Ama bi tezatlık vardı bu durumda katlanan acılarına rağmen son aylardaki başarısı inanılmaz düzeydi, hatta kendisi bile inanamıyordu bu başarıya. İyi de neden acısı arttıkça başarısı artıyordu? İkisi arasında bağlantı var mıydı?
Migrenin en kötü yanı da insan hiçbir şey yapamadığından sadece düşünebiliyordu ama düşündükçe de ağrı artıyordu. Ona da yine aynısı oluyordu, aklına onlarca soru geliyor, sorular geldikçe ağrı şiddetleniyor, şiddetlendikçe yeni sorular geliyordu… Acı konusunda takılıp kalmıştı çünkü sanki bu kadar acı çekmesi adil değildi ama acı çekmedikçe de başarılı olamayacak gibiydi. Gerçekten de öyle miydi acaba? Gerçekten de acı çekenler başarılı mı oluyordu? Bu soru üzerine kendince başarılı olduğunu düşündüğü kişilere bir bir sıraladı aklında. Gerçekten de çoğu acılar çekmişti. Hatta en son görüştüğü CEO da çok fazla acı çekip sonrasında harika bir basarıyı yakalamış biriydi. Kanlı canlı bir örnek olarak karşında olan CEO bu konu hakkında çok güzel bir söz de söylemişti. Muhtemelen çektiği acılardan ötürü intihar eden Nobel ödüllü Ernest Hemingway’in sözüydü bu:
Dünya herkesi kırar ve sonra bazıları işte o kırık yerlerinden güçlenir.
Bu sözü duyar duymaz zihninde Nietzsche’nin meşhur “Öldürmeyen acı güçlendirir!” sözü belirmişti. Şimdi anlıyordu ki kesinlikle acı ve başarı -ya da bir adım yukarıya çıkmak- arasında bir bağ vardı. İnsan acı çektiği zaman ister istemez daha olgun, daha kararlı ve daha azimli oluyordu. Çektiği acılardan kurtulmak için gece gündüz çalışıyordu belki bir umut kurtulurum diye. Her acı önemli bir ders veriyordu, öğrenmesi belki de en kalıcı olan yoldan öğretiyordu bu dersi. Acı, insanı kararlı biri haline getiriyordu, acılara rağmen yaşayıp hayatına devam edebilmek büyük bir iradeye gücü sağlıyordu ve bu irade de insanın başlanılan şeylere daha kararlı adımlarla devam edebilmesini sağlıyordu. Acı, herkesten daha hırslı olmasını sağlıyordu insanın çünkü acı çekenler daha çok hak ediyordu başarıyı da, mutluluğu da, bir adım ilerisini de. Sahiden de acı güçlendiriyordu.
Hafif bir gülümseme belirmişti yüzünde, neredeyse acı çektiği için kutsayacaktı kendini. Durumu öyle bir hale getirmişti ki sanki acı çektiği için mutlu olması geriyordu, acı çektiği için kendini şanslı saymalıydı. Belki de yaşam gerçekten buydu, yani bardağa hep dolu tarafından bakabilmekti. Ama o yine de acı çekmeyi istemiyordu, acılarla yaşamak istemiyordu. Zaten Nietzsche de Hemingway de yaşayamamıştı acıyla. Anlamıştı ki acıya tıpkı o CEO gibi bakmalıydı; belli bir raddeye kadar o acıyla yaşayıp istediği noktaya geldikten sonra bir şekilde o acılardan kutulmalıydı ya da acılar zaten kendiliğinden gidecekti.
Bu düşünceler elbette ağrıyı daha da arttırmıştı ama içinde bir heyecan oluşmuştu. Bir aydır ne kadar zorlasa da yazamama durumunu böylelikle bozabilecekti. Tekrar yazabilecekti, en güzeli de buydu. Kim bilir belki bu kadar yazması da bazı acıları götürecek bir araçtı.